ZAMAN MAKİNESİ
18/3/2009 ·
İçinde yaşadığım bu yüzyıldan nefret ediyorum. Bazen gözlerimi kapatıp , keşke Ortaçağ’larda yaşayan bir derebeyi, veya daha keşfedilmemiş bir kıtada, yaşam amacı sadece hayatta kalmak olan bir yerli olsaydım diyorum kendime. Hayat o kadar büyük bir koşuşturmaca arasında kayboluyor ki, ne için yaşadığımız ve ne için öldüğümüz hep ama hep muğlakta kalıyor. Sahi şimdi yeniden soruyorum kendime , ne için yaşıyorum ben?veya ne için ölmeliyim?
Bize hep sunulan şablonlara göre hayatımızı yaşıyoruz. Doğ , büyü , zorlu bir ergenlik geçir , o sınav benim , bu sınav senin koştur dur , iş bul eve ekmek getir , evlenip baba veya anne ol , senin çektiklerini onlara çektir. Aslında saygı duyulacak bir düzenin içinde yaşıyoruz ancak bu düzenin insanı tek düzeliğe götürmesi kaçınılmaz. Örneğin , henüz 15 yaşlarında bir delikanlısınız ve ailecek yapılmış bir kahvaltı sonrasında babanızın karşısına bütün cesaretinizi toplayarak geçip , şöyle diyorsunuz; ‘’Baba ben kararımı verdim , cambaz olacağım.Artık okumayacağım.’’ Bu cesurca itiraftan sonra önünüze iki şık konuyor. Ya babanızın sert tavrına rağmen bildiğiniz yolda yürüyerek kaderinizle yüzleşeceksiniz , ya da kararınızın sadece şaka olduğunu söyleyerek , hayallerinizin üzerine soğuk su içeceksiniz. İkisi de kolay bir yol değil. İnsanın önüne dikenli yolların çıkması herhalde yaradılış amacından başka bir şey olmasa gerek.
Babanızın tavrını görünce bir anda U dönüşü yaparak kararınızın muzip bir Pazar şakası olduğunu söylediniz ve okumaya devam ettiniz. Yıllarca okudunuz , tozlu sıralarda dirsek çürüterek bir yerlere geldiniz. Okulunuz bitince zor bela bir iş buldunuz. Birde bakmışsınız ki,çalıştığınız yerde sizden daha çok kazanan iş arkadaşlarınız var. Biraz gıpta , biraz da hırs ile onlarla bir yarış içine girişmişsiniz, bu süre içinde de başka başka kavgalar vererek. Benim evliliğim , hepsinden daha iyi olacak , benim çocuğum , hepsinin çocuğundan daha iyi yerlerde okuyacak gibi ufak rekabetlerle hayatınıza kendi çapınızda bir amaç yerleştirmişsiniz. Sonunda arkanıza dönüp bir bakmışsınız ki ,hayatınız akıp gitmiş. Adeta eğimli bir yüzeyde yolunu bulan bir su gibi. Bir yerlere gelinmiş , amaçlara ulaşılmış ama bunun yanında birçok kalp kırılmış , bir çok insan ezilmiş. Peki ne için? Ne için yaşanmalı bunca rekabet? Ne için?
Hayatımızdaki ufak rekabetlerden , asıl resmi göremez olduk. Körebe oynar gibi , sokaklarda insan yığınları oluşturduk. Hoşgörüyü ve sevgiyi bir yana iterek kişisel hırsları ön plana ittik. Mutluluğun anahtarını , para olarak gördük. Bu altın anahtar uğruna ne savaşlar verdik. Hepsi ne içindi Allah aşkına? Anlık birer mutluluk için mi yoksa?
Allah katında en itibarlı insanın , insanlığa yeni değerler kazandıranın olduğunu unuttuk mu yoksa? Yoksa unutmakla kalmayıp , görmezlikten mi geldik?
Şimdi umarım anlıyorsunuzdur , neden farklı bir yüzyılda yaşamak istediğimi? Bu rekabeti hiç değilse o zaman damarlarımın en uç noktalarında hissetmeyeceğimde ondan. Sadece insan olacağım ve insan olarak kalabileceğim de ondan…
Ben kendimi bu zamana ait hissetmekte zorlanıyorum, ya siz?
22/7/2008 ·
KEFENE SIĞMAYAN MIZRAK
Hiçbir zaman kan ve gözyaşının yok olamayacağı , kıyamete kadar sürecek olan dönemde acıların eksiksiz yaşanacağı bir coğrafyanın tam ortasında bulunan ülkemin mazlum insanları çoğu zaman bu öykünün 1. dereceden tanığı olmuşlardır. Bir duruşmada herhangi bir tanığın vereceği ifade , yargı sürecine büyük etki ederken , milletimin direk kendini etkileyen olaylarda yaptığı tanıklık nedense şu veya bu sebepten ötürü yıllarca göz ardı edilmekte… Bunun sebebine ister cehalet diyelim , ister neme lazımcılık… Nedenler farklı olsa da sonuç hep aynı olacaktır.
Öyle bir Millet düşünün ki , kahve sohbetlerinde defalarca ülkeyi kurtarmış ama fiiliyata gelindiğinde uyuyan bir deve dönüşmüş. Bekle ve gör siyaseti nedense Türk milletinin hiçbir zaman vazgeçemeyeceği bir siyasi felsefe olmuş. 80 Milyonluk ülke uyuyan bir deve dönüşmüş. Dibinde davul çalsan , belki biraz kıpırdanır ama yine o uykusuna devam eder.
İşte yine böyle bir güzellik uykusundan uyandırmıştı , Mustafa Kemal Atatürk; koca ülkeyi. 1919 yılı adeta alarm saati işlevi görmüş ve insanlar uykularından uyanarak hayatlarını sürdürmeyi başarmışlardı. 1938 yılında ulu önder gözlerini ebediyete yumduğu zaman , milletimizde yine o derin uykusuna geri dönmüştü.
Milletin iradesi adeta istismar edilmiş , dar ağaçları kurulmuş 1 başbakan ve 2 bakan kurulan o ağaçlarda ibret-i alem olsun diye sallandırılmışlardı. Hemen ertesinde , yine Mustafa Kemal’in hazırlattığı anayasa değiştirilmiş ve bu anayasanın getirmiş olduğu geniş özgürlükler çerçevesinde millet; uyutulduğu karyoladan alınıp daha geniş bir yatağa konmuştu. Bu uyku esnasında görülen rüyalar kabuslara dönüşmüş , zihinleri allak bullak etmeye başlamıştı. Görülen kabusun içinde kardeş kanının döküldüğü kareler hiç unutulmuyordu. İnanılan şeyler farklı , yapılan eylemler aynı , sonuç bir evlattan sızan kan , bir anadan akan gözyaşı.
Bir kez daha şamar yer bu ülkenin evlatları sağlı sollu. Rutubetli mapushane hücrelerinde doldururlar ciğerlerini esaret havalarıyla. Demir parmaklıklar ardında ölümlerini beklemeye başlamışlar peşi sıra. Dışarıda birbirlerine kurşun sıkmayı vatani görev olarak belleyen eller , dost oluvermişler dört duvar arasında.
Bir kez daha değişir Anayasa. Bol gelen özgürlükler; silinir satırlardan , hafızalardan. Hiç olmayan Demokrasi yeniden gelir bu topraklara. Yine bir çarşaf geçirilir uyuyan , uyutulan milletimin yatağına. Artık ideolojiler değildi , ırklardı savaşan. Mezheplerdi birbirine düşmanca bakan. Kız alıp vermeler bile hor görülmeye başlanmıştı bin yıllık kardeşliğin merkezi olan topraklarda.. Bir zamanlar Osmanlı’nın adaletine tanıklık etmiş dedelerini inkar eden soysuz ruhların sözde hürriyet diye haykırmaları; kahpece kurşun sıkmalara dönüşmüş bu vatanın aslan yürekli evlatlarına. Öğretmeni , doktoru , çiftçisi , mühendisi demeden otoyol kenarların da taramışlar milletin istikbalini. Tek dişi kalmış canavarın beynini doldurmuşlar yalanlarıyla. İşkenceci , gaddar , zalim göstermişler adalet timsali milletini.
Bir kez daha değişir bu ülkenin gençlerinin çehresi. Hak aramak , olanların hesabını sormak geçmez bir türlü akıllarından. Tepkisiz kalırlar tüm olan bitene. Kendilerini vururlar renkli modern lale devrinin dünyasına. Sahte rüyalar girer yine uyutulmuş milletimin zihnine. Balık hafızası bu olsa gerek. Unutulur davalar , millet ve hürriyet. Unutulur tam bağımsızlık. Unutulur Atatürk’ün ışığı. Sadece ağza sakız yapılır hiçbir icraat yapmadan. Umut kalmamıştır artık bu ülkeden. Uyumaktan , uyutulmaktan yorgun düşmüş bedenlerin hali kalmamıştır doğrulup bir kez daha yücelerin yücesi bir Kurtuluş savaşı vermeye. Çözüm bulamaz onca düşünen beyin bu olan bitene. Varsa yoksa başkalarını suçlar önce kendini suçlaması gerekirken. Önce kendini suçla. Hadi doğrul artık. At üzerindeki şu ölü toprağını…
‘’Ey Türk! titre ve kendine gel’’ Sana yapılanları asla unutma , unutturma… Bu Millet senin ilgine muhtaçtır. Egemenliğin senin ilginle güçlenecektir. Amacın tam bağımsızlık , aracın kardeşlik , ışığın Mustafa Kemal olsun. Unutma ki mızrağının sığacağı kefen yoktur…
22 TEMMUZ 2008
ALİ RAUF YÜRÜR
RÜTBELİ TİCARET...
14/7/2008 ·
Şu ana kadar uyuşturucu hakkında binlerce video , onbinlerce fotoğraf , yüzbinlerce makaleye tanık olmama rağmen , geçenlerde izlediğim bir program zihnimdeki uyuşturucu belasının şekillenmesine , hiç bu kadar yardımcı olmamıştı...
Programda, Dünyanın farklı kesimlerinden bu batağa saplanmış insanların görüntüleri ve röportajları yer alıyor , kiminin kurtuluş öyküsü , kiminin ise trajik sonu gözler önüne seriliyordu. Hikaye o kadar akıcı bir dille , ekranda vücut bulmuş tu ki , bir bakmışsınız Norveçte bir kafedesiniz , bir kaç saniye sonra Afganistanda ki afyon tarlalarındasınız...
Jochaim ve Lina , Norveçli 2 genç. Jochaim uyuşturucuya lise eğitimi esnasında başlamış. Lise yıllarında tanıştığı Lina ile uzun süren bir beraberliği var. Lina ve Jochaim uyuşturucu bağımlısı. Aralarındaki aşk , iğnenin ucundaki mutluluk kadar hassas ve kırılgan. Aşklarını damarlarına enjekte ettikleri ölüm sürdürüyor. Norveç hükümetinin kendilerine sağladığı iş imkanı sayesinde Oslo sokaklarında dergi satarak toz alacak parayı buluyorlar. Karınlarını doyurmak gibi bir dertleri yok. Sokakta ki insanlar onları yadırgamıyor. Ne bir acımsayan göz , ne de bir yadırgama söz konusu. Sadece yardım için sattıkları dergiyi satın alarak , bu çiftin ömürlerini bir kaç gün daha keyifle yaşamasını sağlıyorlar.
Oslo'nun ıssız parkları bu çiftin kısa eroin partisine ev sahipliği yaparken , Joachim anlatıyor...
'' Damarınıza girdikten sonra , kafanızda ve ayaklarınızda uyuşma hissediyorsunuz. O kadar tatlı bir acı şimdiye kadar hiç hissetmemiştim. Başımın ağrısı diniyor. Bulutların tepesindeyim. Lina'yı bazen gökten yere inmiş kanatlı bir melek gibi görüyorum...''
Joachim , kendisi ile röportaj yapanlara böyle söylerken , yanı başında yatan sevgilisi Lina çoktan eroinin etkisi ile sızmış ve kıvrılarak çime uzanmıştı. İkisininde hali içler acısıydı. Göz çukurları adeta dipsiz bir kuyuya dönmüş , temel insani hareketleri bile zar zor yapabiliyorlardı.
Bu görüntülerin hemen ardından kameralar Norveçten ayrılıp , binlerce kilometre uzağa çevrildi. Afganistandayız. Spiker görüntünün bu geçiş aşamasında vurguluyor...
''Jochaim ve Lina'nın hayatını karartan ülke: AFGANİSTAN''
Müzik ve mekan değişiyor. Antik adı ile Bactria , şimdiki adı ile Afganistan tüm heybetli coğrafyası ile karşımızda. Başkent Kabil'den görüntüler yer alıyor.
Spiker konuya giriş yapıyor...
'' Taliban rejimi sırasında Afganistan'da ki afyon üretimi neredeyse durma noktasına gelmişti. Rejim muhafızları yakaladıkları çiftçilerin kollarını keserek cezalandırıyordu. Uluslararası baskılar sonucunda Taliban afyon üretimini tümden sonlandırdı. 2003 yılında Amerikan ordusunun Afganistana girişi ile beraber , ülkede ortaya çıkan kaos düzeninin sonucunda afyon üretimi yeniden şaşalı günlerine kavuştu. Yılda ortalama 120 000 ton saf eroinin bu ülkeden çıkış yaptığı biliniyor...''
120.000 ton = Piyasa değeri
215 Milyar Dolar
Düşünün bir kere. Siz Afganistan'daki bir afyon çiftçisisiniz. Elinizde 1 tona yakın mahsül var. Tipik pazar mantığı araştırması yapalım...
Afyon tohumu 2 cent olsun.Bunu almış toprağa ekimini yapmışsınız. Ardından suyudur , gübresidir , işçisidir ,fide başına maliyet birden 2 cent'ten 50 cent'e çıkmış.
Yakalanma ve kolunu kaybetme korkusu bu fiyata biraz daha ekleme yapılmasına sebep olmuş. Fiyat olmuş 1 dolar.
Hasat zamanında , mal toplanarak , ülkenin kentlerindeki gizli laboratuvarlara giriş yapmış. Buralardan çıkınca fiyat olmuş 5 dolar.
Katırlara yüklenen mallar , batıda İran'a ve sonra Avrupa'ya , Güneyde Hindistan'a , Kuzey'de ise Rusya'ya kadar yasadışı yollarla çıkarılmış. Zahmetli kaçakçılık serüveninin ardından , mal gideceği noktaya ulaşmış ve fiyatı olmuş kilo başına 200 dolar.
Her uyuşturucu bağımlısı Afganistan'da yaşamadığına göre , bu bağımlılar birkaç gram sözde mutluluk almak için kilosu 200 dolardan başlayan eroine kabulleniyor...
Petrolden bile daha çok kazandıran bir kazanç.
Peki Afganistan bu illegal ticaret ile Dünya'nın en zengin ülkesi olacakken neden hala Dünya'nın en fakir ülkeleri arasında yer alıyor. Afyonu tarladaki evinden koparıp , ölüm makinası haline getiren bir çiftçi neden hala açlık çekiyor.
Cevap çok basit ancak Dünya'da kabul görmüyor. Dünya'nın en büyük uyuşturucu kaçakçıları ne yazık ki , ne mafya'dır ne de büyük şirketlerdir. Bu işin sahada güvenle yapılmasını sağlayanlar Askerlerdir. Hiçbir kontrol noktasından , askerlerin geçtiği kadar rahat geçemezsiniz. Üst rütbeli bir komutanın emri doğrultusunda Dünya'nın dilediğiniz noktasına azar azar miktarlarda Uranyum bile kaçırabilirsiniz... Yani emeği sarfeden enayi Afganlar , kaymağını yiyen batılılar. Ne ilginçtir ki , kaymağı yedikten sonra , gençleri için kafasını taşlara vuranda onlar...
Eroin kadar kazancı da insanlarda ve devletlerde bağımlılık yapıyor...
Afganistan'a sözde özgürlük getiren ABD önderliğindeki NATO , afyon tarlalarının tekeline konuyor...
Çözüm?
Tarih boyunca bulunamadı...
Bulunamayacakta...
İSİMLERİ NE OLURSA OLSUN... İster Jochaim , ister Mehmet DİNLERİ NE OLURSA OLSUN... İster Müslüman , Hristiyan , Yahudi , ister ateist...Hepsi bu batağın içine düşme riski ile karşı karşıya...
Bu bataktan sadece aydınlanarak kurtulunur...
Kafaları uyuşmamış , daha bilinçli Dünya insanlarının artması dileğiyle...
Ali Rauf YÜRÜR
Dedelerini arayan torunlar...
13/5/2008 ·
DEDELERİNİ ARAYAN TORUNLAR
Torun meraklı gözlerle , kütüphaneye girip araştırmaya başladı. Dedem hakkında ne bulabilirim diye…Tozlu rafların ardında gizlenen binlerce dökümanı , dehşete girmiş gözleri ile süzdü. Bu kadar doküman arasından nasıl dedesini anlayabilirdi. Elini kafasına koydu ve ümitsizce beklemeye başladı. Çocuğun çaresiz çabaları , gözüne ilişen kütüphane sorumlusu , oturduğu yerden kalkarak , rafların yanına geldi. Elini tozlu kitapların üzerinde bir süre gezdirdi. Bir süre sonra , çocuğa aradığı kitabı vererek , masasına döndü. Çocuk , önce kütüphaneciye baktı.
Hiç ses seda çıkarmadan , tek bir şey söylemeden , ne istediğini nasıl anlayabilmişti. Ağır bir şaşkınlık depresyonunda buldu kendisini , sonrada eline iliştirilen kitaba doğru gözleri kaydı. Kitabın adı Mimar Sinan’dı. Birkaç sayfa çevirdi , koca kitabı tutarak. Parmaklarını ıslatıp , sayfaların içinde gezinmeye başladı. Mimari ile uzaktan yakından hiçbir bağı olmamasına rağmen , ilgisini çekmişti , bu resimli kitap. Aklına birkaç yıl öncesinde ,Sakarya depreminde yerle bir olan evi , mahallesi , okulu ve hergün üzerinden geçtiği köy köprüsü geldi. Tüm hatıraları , birkaç yıl önce gece yarısının üçüncü diliminde tarih olmuştu. Ailesinden kimseyi kaybetmemişti belki ama , yıllardır , içinde hayatının en önemli köşesi olan kent birkaç saniye içinde , anavatanına yani toprağına geri dönmüştü.
Mimar Sinan’ın yaptığı tüm eserlere dikkatle baktı.Günümüzde bile , bir binaya verilemeyecek o zarif estetiksel kıvrımlara gözü takıldı. Bu büyük ustanın elinden çıkan tüm eserlerin hemen hemen hepsi , deprem kuşağı üstündeydi. Ama aradan geçen onca yıla rağmen , bir sıvası bile dökülmemişti. Yıllarca , piramitleri ve Dünya üzerinde bulunan diğer mimari şaheserlerin , nasıl olurda bunca yıl bu kadar ayakta durduğu merak edip durmuştu. Ama artık ,anlayabiliyordu. Geçmiş ile günümüzün adeta bir sentezi yapmaya başladı. Cevap çoktan belliydi. Eskiden insanlar bir işi yaparken , kalplerini ortaya koyuyorlardı. Mimar Sinan’ın devşirme oluşu ve Müslümanlığı sonradan kabul edişi , onu ayrı bir aşka sevk etmiş olmalı ki ,içinde yaşadığı İslam camiasına , yıllarca en nadide eserleri ile hizmet etmiş ve bunu büyük bir aşk ile yapmıştı. Eserlerin hepsine dikkatle bakan birisi , duvarların arasında sıkışıp kalmış ama yüzyıllardır hala şevkle atan o yüreği ,fark edebilirdi. Şimdi , o da fark etmişti ,dedesinin yüreğini. Eserlerin içine gömülerek , tam 3 saat geçirdi.Kitap adeta onu prangalayıp , esareti altına almıştı.
Aklına cevabını hiçbir zaman bulamayacağı bir soru geldi. Acaba bu yürek kendisinde de varmıydı. Hayatı boyunca yaptığı işleri tekrar gözden geçirdi. Her yaptığı işte , kolaya kaçmanın yolunu aramış , defalarca iş değiştirmiş ve bir türlü mutluluğu yakalayamamıştı. Kimisinde verilen parayı beğenmemiş , kiminde ise iş sıkıcı gelmişti. Hiçbir zaman yaptığı işi , kalbinin derinliklerinde hissedip , o işe dört elle sarılmamıştı. Yıllar geçmiş , evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştu. Evine ekmeği o beğenmediği işten kazandığı paralarla getirmişti.
Afiyet olsun…
BİR KIZ SEVDİM IRAK'TA...
13/5/2008 ·
BİR KIZ SEVDİM IRAK’TA…
Arkadaşlarımla sinemadayım…Rahatça koltuklarımıza kurulmuşuz , almışız elimize patlamış mısırları , dalmışız seyr-ü alemlere…Dünya umurumuzda değil.Perdenin içindeki hikaye o kadar almış ki , bizi kendimizden , dışarıda darbe olsa , umurumuzda olmayacak sanki…
Bir sahne geldi gözümüze o an…Bir batılı gazeteci , yemek masasından kalkarak karşısında duran Afrikalı otel müdürüne, elinden bir şey gelmez tavırlarla bakıyor. Afrikalı çaresiz, yardım istiyor. Tüm, Dünya’nın gözünün kulağının ülkesinde yaşananlara doğru çevrilmesini istiyor.Ama batılı muhabirden , işte bizi o felç eden yanıtı alıyor.
-‘’Biz , Ruanda’daki görüntüleri haber yapacağız. Bu katliamı insanların evlerine kadar taşıyacağız…İnsanlar ilk önce üzülecekler , kızacaklar , isyan edecekler…Hepsi sadece 10 dakika sürecek…Sonra hiç birşey olmamış gibi yemeklerini yemeye devam edecekler…’’
Duyduklarım karşısında şoke olmuştum. İnsan hayatı bu kadar önemsiz olamazdı. Sonuçta bu replik sadece bir sinema filminde geçiyordu ama Ruanda’da bir katliam olmuştu. Üstelik bir kavim katledilmişti. Biz ise sadece o ülkenin ismini hatırladık uzunca bir süre…Genel kültürümüzü perçinleştirdik ismini sayıklaya sayıklaya…Kızlara hava attık defalarca…’’Bak , biliyormusun ,Ruanda diye bir ülke var…’’diye. Ve sonuçta yine kayıtsız kaldık tüm bu olan bitenlere…
Yıllardır bize bir şeyler empoze etmeye uğraştılar. Bizi bilmeden , kültürümüzü çiğneyerek , benliğimizi hiçe sayarak , ruhumuzu politikalarına kurban vererek. Onlardan olmaya çalıştık her zaman. Onlar gibi mantıklı ve soğukkanlı olmak için birbirimizle yarıştık. Sürekli düşündük bir şeyleri , öz eleştiri yaptık kendimizce. Avrupalı olduk sözüm ona. Medeni olmayı öğrendik , medeni olduk. Onların kültürlerini öğrendik, kendi varlığımızı hiçe sayıp. Sonuçta artık , öğrendiğimiz medeniyet , gözyaşlarımızı kuruttu. Çokta umursamıyorsuz artık milyonların ölmesini. Çocukların sakat kalmasını. Tecavüzleri , işkenceleri , insanlık dışı hareketleri, artık hiç önemsemiyoruz…Çünkü onlar uzağımızda, onlar siyah kutunun içinde birer gösteri. Şov devam etmeli diyerek , hayat koşuşturmalarımıza geri dönüyoruz. Ne de olsa biz bir Anne değiliz , oğlunu teröre kurban veren , nede olsa biz bir baba değiliz , çocuğu oyun oynarken , mayına basan…
Şimdi yanı başımızda bir feryat yükseliyor güneylerden. Babil ağlıyor, Basra ağlıyor , Bağdat ağlıyor, Hamurabi’nin torunları peşin sıra ağıtlar yakıyor.Ama insanlık yeniden hayatına dönüyor. Gözyaşları sürekli hissediliyor , kilometrelerce ötelerden , ama elden bir şey gelmiyor , gelemiyor…Irak , bu sabah yine ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ile evlatlarını uyandırıyor...Ben bir kız sevdim Irak’ta…Ama ellerim kan oldu…Ben bir kız sevdim Irak’ta , ama o patlamadan sonra bedeni paramparça oldu…
Gözlerimi açmak isterim o kızı kurtarmak için…Ama , Sam Amca’nın gözlerimi kapatan tülbendini kaldıramam gözümden…
Ali Rauf YÜRÜR
« Önceki ::